debe başlıkları

ekşi itiraf

  • sabahları annemle hafif tempo koşuyoruz. koşarken konuşuyor kadın: yağ yak kilo ver, yağ yak kilo ver...
    ben de söylemeye başlıyorum aynısını, susturuyor “ben kendi bilinçaltımla konuşuyorum, sen hamur işi ye kilo al” diye.
    ama boş boş koşunca da canım sıkılıyor, dalga geçmeye başlıyorum bu sefer “annelerin annesi son 100 metrede atağa kalktı, evet evet son 50 metre...” çığlık çığlığayım, kendi kendimi gaza getirmişsem. yine susturuyor, deli misin manyak mısın, duyacaklar diye. elalem de çok umrumda sanki, hırt!
    oyun oynamayacaksam niye geldim ki dünyaya, asdfghjklşi!

    şaka bir yana da, o kadar mutluyum ki artık beraber vakit geçirebilecek fırsatımız olduğu için. keşke uzayabileceği kadar uzasa bu dönem.

  • allah bi kapıyı kapatırken diğer bi kapıyı da kapatabilir.

    allah sonuçta abi. ne diyebilirsin ki?

  • hayatimin yillara gore sans standart sapmasi o kadar yuksek ki, bazen aklim almiyor. tam her sey bok gibi diye isyan edip ciglik atmak istiyorum ki hooop asla tahmin edemeyecegim bambaska bir guzellik giriyor hayatima. hep boyle ama. hayat sus payi mi veriyor yoksa yipranma ikramiyesi mi, artik sahiden anlamiyorum. resmen korkuyorum lan bir sey olacak diye. lutfen olmasin cunku, senaryo su an cok guzel, burada donduralim.

    neyse, d vitaminini devit ampullerinden degil dogrudan gunesten alabilecegimiz yerlerde yasamaliyiz.

  • yolları denize varan insanlar dururken, çıkmaz sokakları sevmeyin kardeşim. avucunun içinden su içeceğiniz insanları sevin, size bir bardak suyu çok görenleri değil. saçınızın kokusunu içine çeken insanlar dururken, parfümünün kokusunu üzerinize bırakıp, siktir olup gidenleri değil.

    itiraf etmeliyim ki ben hep "değil" olanları seçtim.

  • bugün yine sen varsın.
    emin ol değil her 15 ekim, her gün dualarımdasın.

    bir 15 ekim daha, sosyal medya hesabı açmıştım senin adına, her doğum gününde ve her 15 ekimde atlamadan yazıyorum, 15 ekimlerde ise dursun zaman şarkısını paylaşıyorum.

    sanki bana “üzülme, anla artık, huzuru buldum” diyormuşsun gibi...

    biliyor musun cüzdanımda senin fotoğrafından başka erkek fotoğrafı taşımadım hiç.
    zaten emsalin bir adam görsem emin ol o’nu kaçırmazdım.
    devir duygusuzluk dolu teknolojik bir hal aldı.
    ama ben de senin gibi: “ortamlara uymuyorum”
    ne şeytana uyuyorum ne de meleklere yaranıyorum (senin gibi)

    inanmayacaksın ama dünya gezegeninde 11 yıldır yeni ve çok güzel bir şey olmadı.
    ve inanmayacaksın metallica bile hala albüm yapıyor, birlikte dinliyormuşuz gibi dinliyorum.

    ve hala çizdiğin karikatürlere gülüp atm’de sıra beklerken seni anıyorum.
    biliyor musun senin çizdiğin karikatürler dünyanın en güzel karikatürleri benim için.

    ve seninle ilgili en ufak bir anıya yakın olmak adına, hatırlamak için belki, özellikle 15 ekimde hiç yoktan, kimseyle konuşmuyorum.

    anlattıkları hiçbir şey senden önemli ve değerli olmayacak çünkü.

    sonra teoman söyler, o papatyadan bir yaprak koparır ve elektrogitarı ağlatırcasına çalar...

    ve biliyor musun, hala senden birçok şeyi öğrenmeye devam etmekteyim.
    akıllı olmasam da mantıklı davranmaya çalışıyorum.

    isteyeceğin üzere, üzülmüyorum.
    sadece ailecek seni nasıl özlediğimizi birbirimize belli etmemeye and içmişiz gibi.
    tabi özlememek elde olmadı ki hiç.

    biliyorum, anlatmaya çalıştığın ne varsa hissediyorum.
    ve biliyorum:
    zaman izafi ve sen uzak değilsin.

  • bugün dolmuştan inip evime doğru yol alırken, dolmuşta yanımda oturan çocuk birden arkamdan yaklaşıp omzuma dokundu. ardından hiç beklemediğim bi şey söyledi,

    "pardon bakar mısın? dolmuşta ben parmaklarımı çıtlattım, sonra da sen çıtlattın. acaba bu bana bi işaret miydi, bilerek yaptın değil mi?"

    gerçekten bu ülke beni her geçen gün daha fazla şaşırtıyor.

  • üniversitede bir projede görev almıştım, çocuk esirgeme kurumundan çocuklarla çalışmıştık. hepsi pırıl pırıl, hepsi masum, hepsi kırılgan, hepsi sevgiye aç birbirinden güzel çocuklar...
    biri bambaşkaydı ama, tuğçe.. annesini üç yaşında kaybetmiş, babası hayırsızın teki, yaşadığı şehirdeki shçek şubesinde yer olmadığı için izmir'e sevk edilmiş. sapsarı saçları, upuzun kirpikleri, yemyeşil gözleriyle daha bir başka parlıyordu tuğçe. bir gün bana sımsıkı sarıldı, "annem gibi kokuyorsunuz öğretmenim" diyerek. dilim tutuldu, göz pınarlarımdaki gözyaşlarıma hakim olabilmek için kendimle savaştım. yeleğindeki bir iğnede nazar boncuğu ile minik bir yunus figürü takılıydı, çıkardı benim yeleğime taktı. "bu bana annemden kalan üç şeyden biri öğretmenim, siz de bana annemi hatırlatıyorsunuz, artık sizin olmalı" dedi. engel olamadım bunu yapmasına, kıramadım; öyle güzeldi ki... boş bir sınıfa kapanıp bir saat boyunca ağladım.
    proje bittikten sonra onu ziyaret etmeye devam ettim; kimi zaman onu görebildim, kimi zaman "tuğçe size çok bağlandı, bu kadar sık gelmemelisiniz" diye geri çevirildim. en son yaklaşık dört yıl önce gittiğimde tuğçe'nin artık burada olmadığını, yaşadığı şehirdeki shçek'te kontenjan açıldığı için oraya sevk edildiğini öğrendim ve kahroldum. ona ulaşabileceğim hiçbir kanal yoktu çünkü. ne cep telefonu ne de bir sosyal medya hesabı. bir fotoğrafımız bile yoktu tuğçe'yle ya da sadece onun bir fotografı. o yelekten çıkarmadığım yunus figürlü nazar boncuğuna bakıp bakıp ağladım uzun süre, hep özledim.
    bu gün vefat haberini aldım tuğçe'nin. on üç yaşında küçücük bir kız çocuğu, lösemiye yenilmiş. ruh gibiyim. gün boyunca ne söyledim, ne işittim, ne yedim, ne içtim hiçbir fikrim yok.
    saatlerdir o nazar boncuğuna bakarak ağlıyorum. yaşayamadığı özgürlük ve şımarıklıklara mı üzüleyim; acımasız yüzünü fazlasıyla gördüğünü düşündüğüm dünyanın, ona daha fazla acı çektiremeyecek oluşuna mı sevineyim bilemiyorum.
    çocuk esirgeme kurumlarında haberdar olmadığımız ne trajediler yaşandığını düşündükçe hayattan soğuyorum. bu trajedilere eş zamanlı artmayan maaşından, bir üst modeli çıkan cep telefonundan ve arabasından, olmayan rugan topuklu ayakkabısından, uygun fiyata yaptıramadığı tatil rezervasyonundan yakınan insanların varlığını düşününce ise çıldıracak gibi oluyorum.
    bu çirkin dünyanın bir parçası olmaktan nefret ediyorum. keşke içimdeki sevgi ve merhameti, ihtiyacı olan tüm çocuklarla paylaşmaya fırsatım olsaydı. keşke ihtiyacı olan herkese ulaşabilecek imkanım ve yardım edebilecek maddi gücüm olsaydı...

  • asgari ucretli bir iste calistigim icin hicbir kiz beni tercih etmedi,kizlar etse aileleri vazgecirdi. buradan sozde evlenecegi erkekte para degil karakter aradigini soyleyen herkesin anasini sikeyim.*

  • tam bir zavallılık örneği sergileyip fal baktırdım bugün. ciddi ciddi birinin bana geleceğimi söylemesi (!) için para ödedim.
    konuşmanın en başında adımı, yaşımı ve okulumu sordu kadın. cevap verdim. bir şeyler anlattıktan sonra eğitim hayatımla ilgili falımda görülenleri anlatmaya başladı.
    ne kadar iyi bir hekim olacağımı, şu anda bir bölüm seçmekte zorlandığımı ama kalbimin sesini dinlersem işlerin yoluna gireceğini, okulumu iki sene sonra sorunsuz bitireceğimi anlattı uzun uzun. ben de hazır heyecanla anlatıyor diye bölmedim ama bir süre sonra çocuk doktoru olma düşüncen var mı diye sorduğunda mecburen tıp okumadığımı, başta da belirttiğim gibi başka bir fakültede eğitim aldığımı söylemek zorunda kaldım.

    hayır, cidden geçmişimi geleceğimi önüme dökmesini beklemiyordum da, verdiğim üç tane bilgiyi aklında tutup onlar üzerinden sallasaydı bari. daha az salak hissederdim belki.

  • insanlara kendimizi kullandıracak cesareti biz veriyoruz aslında. “sen ne yaparsan yap, ben kabul eder, seni sevmeye devam ederim.” mesafesinde duruyoruz. elde etmişlik hissi ve hazzı yaşatıyoruz onlara. bize öyle çok güven duyuyorlar ki hiçbir gidişlerinde, dönüp bizi bulamama korkusu duymuyorlar. kabul edilmeme telaşı yaşamıyorlar. sınırlarımızı aşmalarına izin veriyoruz, gözlerimizin içine bakarak söyledikleri yalanların bile elimizden gelse bahanesini biz uydurup, özrünü biz dileyeceğiz.
    hayatımızın merkezine öyle sağlam yerleştiriyoruz ki onları, onlarsız devam edemeyeceğimizi, hiç olduğumuzu bağırıyoruz. kendimize olan saygı ve güveni bir başkasının egosuna yem ediyoruz. göğsünü gere gere bizi umursamadığını söyleyebilen insanları, yere göğe sığdıramadığımızı öyle bir ciddiyetle söylüyoruz ki lağımın dibinde olan, zirvede sanıyor kendini.
    her istediklerinde ellerinin altında olmamızdan tamamen sıkıldıklarında ve yine karşılarında yalvararak ağlayan bir çift göz gördüklerinde de başlarına bela olmamızı istemediklerinden şöyle diyorlar “amma da gurursuz çıktın!”

    bir nefes al ve senin sularını kirleten, sana bir obje gibi davranan herkesi hayatından kov!
    sevilmeye olan ısrarının, biraz sevilsen iyileşecekmişsin gibi hissedişinden olduğunu biliyorum.
    seni bu hale getirenin gurursuzluğun değil, biraz sevilsen kurtulacakmışsın gibi hissedişin olduğunu biliyorum.
    bunun için birilerinin ayaklarına yol olmaya gerek yok, seni gerçekten seven biri ile tanıştığında sana şöyle hissettiyor; “daha önce yaşamıyormuşum!”
    sizi gerçekten seven birinin kollarında uyandığınızda şöyle söyletiyor; “daha önce hiç uyumamışım.