debe başlıkları

ahlat ağacı (film)

  • hoca ne yaptın.

    filmi bugün ikinci defa izledim ve çok daha iyi hazmettim. uzunca bir süre, 1001 çeşit okuması yapılabilecek bir başyapıt olduğuna ikna oldum.

    ilk izlediğimde kaçırdığım, ikincisinde yakaladığım bir an var ki; bir an ayağa kalkıp saygı duruşuna geçmek istedim.

    --- spoiler ---

    kitapçıda taşralı yazar ve sinan hararetli bir şekilde edebiyat tartışırken, dışarıda sağanak yağmur başlaması ve genç bir kızın kitapçıya girmesi...

    insanlar kitapçıyı ancak yağmurdan kaçarken sığınmak için girilebilecek bir yer olarak görürken, iki taşra yazarının boşu boşuna kendilerini paralamaları...

    --- spoiler ---

    hoca ne yaptın.

  • filmi yaklaşık 2 senedir bekliyorduk. kurgusunun çok uzun sürdüğünü, bir türlü son halini alamadığını duyduk. cannes film festivali dönemi ise iyiden iyiye konuşulmaya tartışılmaya başlandı.

    ben bir nuri bilge ceylan hayranı olarak filmin cannes macerasını yakından takip etmeme rağmen ilk kez sinemada izleyeceğim bir filmle ilgili ne bir yazı okudum ne de filmin fragmanını izledim. filmle ilgili tek bildiğim şey yazar olmak isteyen bir gencin ailesinin yanına dönmesi ve memleketinde yaşadıklarıydı.

    haliyle daha fazla geciktirmeden bugün ilk fırsatta da gidip izledim ve salondan burnumda acı bir sızıyla çıktım.

    filmle ilgili yapacağım en kısa yorum şu şekilde olur: nuri bilge ceylan'ın waking life'ı. (ilerde bu yorumumu açacağım)

    --- spoiler ---

    film nuri bilge'nin önceki filmlerinden farklı konumda. kendisinin özellikle üç maymun sonrası dönemde yavaş yavaş diyaloga yöneldiği aşikar. özellikle kış uykusu ve ahlat ağacı'nı burada bir kenara ayırmak gerek çünkü bu iki film direkt diyalog üzerinden işliyor.

    görebildiğim kadarıyla filme getirilen en büyük eleştiri filmin teknik konuda yaşadığı aksaklıklar ve yetersizlikler olarak sunulmuş. örnek olarak da kış uykusu'nda sağlanan büyüleyici görsel dil verilmiş. benim görüşüm kış uykusu'nun diyalog -veya monolog- yapısının görselliğe büyük olanak sağladığı yönünde. orada ana karakterimiz yaşlı bir tiyatrocuydu ve tartışmalar sıklıkla uzun tiratlara deviniyordu. o nedenle de bu tiratlar atılırken kamera camdaki yansımaya, dışarıdaki kara veya odada bulunan cisimlere odaklanabiliyordu. burada ise ana karakterimiz sinan üniversiteyi henüz bitirmiş, kendince belli doğruları olan ve bunları pervasızca söyleyebilen biri. ancak burda diyalogların yapısı daha 'git gel'li yani bir o karakterin bir karşısındakinin konuşması şeklinde görülüyor. bunun sebebi belki sinan'ın karşısındaki kişide aydın kadar saygı uyandırmıyor oluşu olabilir. bazen iki bazen üç kişinin aktif olarak dahil olduğu diyalog sahnelerini bu yüzden görsellikle süslemek biraz zor olmuş olabilir (ki ben bu konuda bir sorun görmüyorum). dikkatimi çeken tek sıkıntı yerel edebiyatçı (serkan keskin) ile tartışma sahnesinde birkaç yerdeki kesmelerin çok göze batması oldu.

    bazıları diyalogların kış uykusu kadar iyi ve yetkin olmadığını düşünmüş. orada herkesin çok sevdiği kısımlar genelde aydın-necla arası veya bir şekilde aydın'ın dahil olduğu diyaloglardı. bunda aydın'ın hitabet yeteneğinin çok kuvvetli olmasının (tiyatroculuktan gelen) ve haluk bilginer'in inanılmaz oyunculuğunun büyük etkisi var. burda ise tamamen taşra insanı üzerine kurulu bir film. o nedenle kış uykusu'ndaki derin anlamlı cümleleri beklemek absürt olur. ki buna rağmen din üzerine, edebiyat üzerine ve siyaset üzerine nuri bilge'nin daha önceki filmlerinden çok daha fazla eğiliyor bu film.

    benim filmle ilgili en çok hoşuma giden nokta hikayenin anlatılış biçimi oldu. yukarda dediğim gibi film richard linklater'ın waking life'ına çok benziyor bu yönden. o filmde ana karakter uykuya dalıyor ve rüyasında soyut görüntüler eşliğinde din, bilim, evrim, hayat üzerine farklı farklı karakterlerle tartışıyordu. burada da yapı aynı şekilde kurulmuş.

    sinan köyüne geliyor ve farklı insanlarla farklı konularda uzun uzun tartışıyor. hatice (hazar ergüçlü) 'yi görüyor, onunla gelecekten ve hayattan beklentiler hakkında; aşk hakkında konuşuyor. yazar süleyman'ın yanına gidiyor taşra ve edebiyat hakkında konuşuyor. arkadaşıyla telefonda konuşuyor; onun hayatı ve kendi geleceği hakkında. imamlarla karşılaşıyor; dini, tanrı'yı, inanç kavramını ve ona duyulan ihtiyacı tartışıyor. kardeşiyle para mevzusunda tartışıyor. annesiyle onun geçmişte verdiği kararları, pişmanlıkları tartışıyor. film boyunca tartışmadığı tek kişi babası. bir yerde babası parayı onun çaldığını ima etmesi için sinan'ı zorluyor ama sinan orada bile tartışmak yerine arkasını dönüp gidiyor. bu iki şekilde okunabilir: ya babasını kırmak istemiyor ya da ondan öyle vazgeçmiş ki onunla yapacağı tartışmanın buna değmeyeceğini düşünüyor. belki de bi noktada babasına dönüşmekten korktuğu için onu görmezden gelmeyi yeğliyor. o yüzden de hep bir şekilde mesafeli duruyor babasına -dediklerini yapmıyor, söylediklerini ciddiye almıyor vs. ta ki filmin sonuna kadar. filmin sonunda kendisi için çok önemli olan kitabını sadece hiç kale almadığı babasının önemsediğini görüyor ve kendi içinde belki de onu bağışlıyor.

    hikayenin anlatış biçiminin yanı sıra sisli atmosferler; kurumuş, dökülen sarı yapraklar; karlı dağlar; öyküden bağımsız gösterilen hiçbir karakterin olmadığı sessiz ve şiirsel sahneler (özellikle köpeğin yer aldığı) filme dair sevdiğim görsel detaylardı.

    --- spoiler ---

    nuri bilge ceylan hala iyi olmayan bir film çekmedi ve bizi bir kez bile olsun hayal kırıklığına uğratmadı. kendisine bizi bu kadar güzel anlattığı için çok teşekkür ediyorum.

    not: biraz dağınık bir yazı olduğu için buraya kadar okumuş olanlardan özür dilerim.