debe başlıkları

Ekşi Sözlük Debe Listesi

Rastgele
Hepsini aç
  • 1. 31 ekim 2016 ekonomik boykot direnişi

    #tüketme

    (bkz: #cumartesiboykotu)

    baş edit: tamamen bir sindirme politikası yürüyor, bakın tehdit ediliyor insanlar. bunun sonu yok, dönüp dolaşıp sadece muhalifi değil şu an bunları alkışlayanı da yakacak.
    sorun artık baskı dikta olmaktan çıkıp güç sarhoşluğuna varmıştır.

    öneri editi: bir konuda oldukça fazla öneri gelince paylaşmak istedim: e-ticaret için yurtdışı siteleri kullanmak daha etkili bir yöntem gibi.

    kimi param yok zaten diyor, kimi hep 50 liralık yaşıyorum diyor. bu mu arkadaşlar kendinize yakıştırdığınız politik duruş. amerikada otobüs boykotu ne eksiğimiz var bu insanlardan.

    edit: twitter üzerinden, chp/hdp vekilleri ve başkanlarına olabildiğince tweet atarak, boykota çağrı yapmalarını sağlayalım.
    edit2: gelen mesaj ve girilen entryler üzerine bir amaç belirledim. ekleme yaptırmak isteyen mesaj atabilir.
    edit3: elmst arkadaşımız işe yarar bir liste vermiş (bkz: #63804483)

    edit4: ismin e hali nickli yazardan #cumartesiboykotu önerisi geldi. genele yayıp her cumartesi uygulanabilir bir boykot yöntemi.

    gerekçeler
    1. akp hükümetinin sebep olduğu hiç bir olayın sorumluluğunu almaması.
    2. muhalif medya, stk ve siyasilerin sindirilmesi.
    3. yıllarca fetö ile aynı yastığa baş koyan kişilerin, hala görevlerinin başında olmaları.
    4. anayasaya ayrı khk'lar.

    eylemler
    1. bireylerin maddi kazançlarını, kendi istekleri doğrultusunda ekonomik döngü içine dahil etmemeleri.
    2. avm, ulaşım, alkol, tütün, petrol, eğlence harcamalarını olabilecek minimum düzeye indirmek.

    talepler
    1. ohal'in sonlandırılması.
    2. savunma hakkı.
    3. geçmişte fetö lideri ve sözde cemaatine övgüler düzen kişilerin mevcut görevlerinden uzaklaştırılıp, adilce yargılanması.
    4. khk'ların iptali.

    bireysel olarak başladığım direniş.

    sabahtan akşama kadar, milyonlarca entry/tweet yazarak bir yere varılamayacağını gören her bireyin katılması gerekir.

    kendi adıma ohal sonlandırılıp, adil yargılama sağlanıncaya kadar devam edeceğim.

    not: bok atacak arkadaşlara şimdiden "yav he he" diyorum. elimizdeki tek güç bu, bunu yapacak iradeniz yoksa ağlaklık yapma hakkınız yok.

  • 2. 31 ekim 2016 cumhuriyet gazetesi operasyonu

    doğruymuş kendi mezhebinden bla bla... git bir zihnini yıka, git mezheb savaşını başka yerde yap. bu insanlar aklını kime emanet ediyor anlamıyorum.

  • 3. ak parti'ye artık dur deme zamanının gelmesi

    bu adamlar fetö ayağına ohal çıkarıp kafalarına göre ülkenin anasını bellemeye devam ediyorlar. daha kendi partisindeki fetöcüleri temizleyemeyenler, muhaliflere salya akıtarak saldırıyor.

    31 ekim 2016 cumhuriyet gazetesi operasyonu olayının gerçekleşmesiyle artık işin çığrından çıktığı ap açık bir şekilde görülmektedir. bu adamlara dur demeni zamanı gelmiştir ve bu şu an şimdi yapılmazsa artık dur diyeceğimiz hiçbir şey kalmayacaktır.

    sizin ne istedilerse vermedik dediğimiz adamlar, sizin yüzünüzden az daha ülkeyi ele geçiriyordu. pkk ile oslo görüşmeleri yapıp megri megri diye bağırdığınız adamlar bize yüzlerce cana mal oldu. yeter artık! ülkenin anasını bellediniz! bir durun artık ulan!

    (bkz: 31 ekim 2016 ekonomik boykot direnişi)

    https://pbs.twimg.com/…ia/cwgbesawaaevyhf.jpg:large

  • 4. 1 kasım 2016 ekşi sözlük'ün kapatılması

    lan ipneler daha yeni yazar oldum ben.

  • 5. türkiye'de sıraya girme kültürünün olmaması

    her gun farkli sekillerde surekli karsilastigim durum. siraya girmeyen, cakallik pesinde kosan insanlar; ben hepinizin amk. evet baslayabilirim.

    sabah metroya indim sira bekliyorum. cok kalabalik degil ama gene de o saate gore biraz yogun. neyse onumde bir kadin var gectim arkasinda duruyorum. yanimda da sira var. metro geldi yaklasiyor ici dolu. hass.. bu saatte bu neyin kalabaligi. bu sirada iyi giyimli mavi takim elbiseli siyah kemik gozluklu kirli sakalli zamane "ben klasik giyiniyorum ama gencligimden ve enerjimden de taviz vermiyorum. iyi de giyiniyorum. hepinizin amk" genci geldi kenardan. en one gecti kapinin acilmasini beklemeye basladi. bu sirada kapi acildi. ben yaklastim buna, afedersiniz beyefendi siraya gecmeniz gerekmez mi? gibisinden bisey sordum. bu arada onumdeki kadin ben adami durdurdugum icin sirasini koruyabilmis oldu. onun da ayrica amk.

    herneyse, "tamam gecin, ama zaten icerisi dolu. oturacak yer yok. ne farkederki" dedi. ulan ben kaldim. cunku boyle bir aymazliga kendimi hazirlamamistim. acikcasi, "ne demek icerisi dolu oturacak yer yok. oturacak yer olunca mi siraya geciyoruz a gavat?" diyesim geldi ama demedim. "yahu bunun oturacak yerle ne alakasi var siraya gecmek bir medeniyetin gostergesi degil midir?" dedim. "ya oturacak yer yok. hepimiz ayakta gidecegiz. siraya gecsem nolacak?" dedi. icimden vay amk dedim ben simdi bu adama neyi nasil anlatayim.
    "ozur dilerim. size bunu soylemem en basta bir hataymis" dedim. dondum kendi onume devam ettik bu sekilde.

    siktigiminin yerinde ben bu insanlara uyum saglamaya calisacagima, hali hazirda medeniyeti yasayan insanlarin oldugu bir yere giderim daha iyi.

  • 6. atatürk yaşasaydı seçimleri rte'e karşı kaybederdi

    atatürk yaşasaydı türkiye'de halen siyasal islamcıların var olacağını zanneden garip bir suserin hezeyanı.

  • 7. 1 kasım günü destek için cumhuriyet gazetesi almak

    ışid'in charlie hebdo saldırısından sonra bir milyon dergi satıldı, o saldırıysa bugün olan da bir saldırı, destek olmak gerekir.

  • 8. kemal kılıçdaroğlu

    ne bekliyorsun? hayır hakkaten ne bekliyorsun artık? türkiye'de ses getirebilecek örgütlü en büyük yapının başındaki adam olarak ne bekliyorsun arkadaş? ne zaman pısmış, kabullenmiş, beklemekten başka bir şey yapmayan yani kaybedilmeye mahkum milyonlarca insanı ayağa kaldıracaksın? seni gözaltına almaya geldikleri zaman mı?

    yığsana bütün milletvekillerini cumhuriyetin önüne. ben burdayken sıkıysa kapatsınlar desene. git aydınlığın sözcünün evrenselin önüne, yüreğiniz varsa gelin desene. hangi ziyaret hangi toplantı hangi vs. vs. daha önemli olabilir şu dakikadan sonra? bir şeyler yapsana artık arkadaş! geri dönüşü olmayan bir yola giriyoruz farkında değil misin? açlık grevi mi yaparsın kendini mi yakarsın onu da sen bul ama başlat artık bir şeyleri. uyandır insanları. git ödp'ye emepe tkpye topla herkesi, topla tüm sendikaları, sikerim ohalinizi de sizi de ulan yeter artık de. durdur ülkede hem üretimi hem tüketimi! gidiyor ulan türkiye, elden gidiyor ve sen sadece konuşuyorsun. olmuyor işte konuşarak yıllardır bir bok olmuyor anla artık. insanlar bir atatürk değil bir kıvılcım bekliyor yak şu ateşi.

    yoksa iki elim yakandadır.

  • 9. bebek arabasını görüp asansörde yol vermeyen tip

    bu kişi benim. bebek arabalı tiplerin asansör sırasında bir önceliği olmadığı için genelde yer vermem. herkes gibi bebek sahibi aileler de sırasını beklesinler.

  • 10. baskanligaevet.com

  • 11. aylık geliri 40 bin tl üstü olan bir ailede doğmak

    hangi 4-0. en az 10-0 önde olmak demektir böyle bir ailede doğmak. hiç tatmayacağın özgüven krizleri, hayatı ertelemek gibi kabuslar olmayacaktır.

    üniversitedeyken arkadaşların sana hadi şuraya da gidelim dediklerinde türlü bahanelerle gelemeyeceğini anlatmak zorunda kalmazsın. üstünden yıllar geçtiğinde bunun bir yara olarak acısını çekmezsin.

    düşündükçe aklıma gelenleri yazacağım. çok kötüymüş lan parasızlık.

  • 12. 2016 ekonomik krizi

    şimdi 4 arkadaş dışarı çıkmışsın. mersin gibi yerde avm'ye oturup 4 türk kahvesi içip 7 saat oturup döndüğünü düşün. toplam maliyet kişi başı 5 tl.

    demek ki insanlar dışarı çıkıp 5 tl harcayabildiklerine göre ülkede ekonomik kriz yok, öyle mi benim baran'ım, öyle mi benim einstein'ım?

  • 13. abd'nin türkiye'de ekonomik kriz planı

    (bkz: başlıktan yazar tanımak)

    bu da alıyor kimyasalı geliyor başlık açıyor arkadaş, sahap olun şuna.

  • 14. laikçilerin ısrarla demokrasi istemelerinin nedeni

    "senin burada 'laikçilerin ısrarla demokrasi istemelerinin nedeni' diye başlık açıp altına entry döşeyebilme hakkını da savunabilmek için," diye cevap verilesi nedenler.

    (bkz: bugün bana yarın sana)

    ek: laikçi diye geri zekalıca bir kelime yoktur. itinayla götünüze sokabilirsiniz.

  • 15. cumhuriyet tutuklularına 5 gün avukat yasağı

    devletin çeteye dönüştüğünün ilanıdır. nazi ss örgütünün uygulamalarından farkı olmayan zorba uygulama.

    edit: bir de başkanlık sistemi geldiğini düşünün. herif direkt padişah olacak. yandık.

  • 16. kadri gürsel

    yıllarca nagehan alçı'nın karşısında, sinirden boynundaki damarlar çatlayacak şekilde konuşup, cemaat operasyonlarını eleştirdi. karşısındaki zat ise türkiye'nin bağırsaklarını temizlediğini söylerken, bir yandan da cemaat bankasından aldığı paralarla kendine yalı bakıyordu.

    gün geldi, kadri gürsel fetöcü diye tutuklandı, nagehan alçı ise hala yalısında.

    edit: selahattin demirtaş'ın gülten kışanak hakkında söylediklerini kadri gürsel için de tekrarlayabiliriz; tutuklanmadılar, rehin alındılar.

  • 17. derin futbol

    apo neden adamdır? işte bu yüzden.

  • 18. dünyanın en çabuk biten şeyi

    (bkz: maaş)

  • 19. japonya'da bulunup türkiye'de bulunmayan şeyler

    olm her şeyi deyin ama zeka demeyin çok rica ediyorum.

    vakti zamanında evdeki tv kumandası bozuktu. afedersin japon mu koreli mi olduğu belli değil bir arkadaşım geldi. neyse bu haber kanalı açacak kaçıncı kanal dedi 18 dedim. o sırada da kanal 200'lerde falan. bu tv'nin önüne çöktü başladı geri tuşuna basmaya. önce alık alık baktım, sonra "yavrucuğum sen gerizekalı mısın??" deyip tv'yi kapatıp açtım ve direkt 1'inci kanal açıldı. "bas şimdi 17 kere hızlıca istediğin kanala gel" dedim. "woawwww you are genius maaaan" dedi. bu kadar da kafaları az basıyor işte. bu adamlar zeki değil çalışkan.

  • 20. kalitesiz insan sayısındaki endişe verici artış

    sosyal medya'da ve sosyal hayatta gorulen artıştır. 70 milyonluk minibuscu ulkesi olduk. minibuscuden kasit: eglence, siyaset, din, saka v.s. anlayisi baskalarini rahatsiz etmeye programli tipler. sen istedigin kadar guclu turkiye, gelecegin ekonomisi diye yirtin, ellerde kitap yerine tesbih artisi(dini sebepler degil kabadayilik) oldugu surece bi cacik olamazsin.

  • 21. arabada hasar kaydı çıkmasın sen cebinden öde

    iş bu entry i aldığım hakaret ve tehditvari tepkiler sebebiyle sildim arkadaşlar.

    ekşisözlük'te yazar olarak belli bir kültür seviyesini aşmış insanlarsınız. ama bana bugün trafikte hergün nasıl onlarca cinayet oluyor cevabını verdirdiniz. tebrikler.

  • 22. suriyeli sığınmacılar

    net olarak söylemeliyim ki adam değildirler.

    bunlar yüzünden ırkçı-faşist olacağım yemin ediyorum. hepsinden nefret eder hale geldim.

    bir kaç gün öncesinin akşamı metrobüsten inip dolmuşa atladım, ayakta gidiyorum. yanımda da orta yaşın biraz üzerinde bir adam ve kadın var, beraberler. ellerinde iki küçük el bavulu var sanırım hava alanından geliyorlar. neyse bizimle birlikte iki kadın daha ayakta duruyor. dolmuşun orta kapısındaki merdivenlerinde de 25-30 yaşları arasında, kılığı kıyafeti düzgün ( dilenci olmayan ) bir suriyeli, dolmuşun iniş-biniş merdivenine oturmuş son ses ( arapca ) konuşuyor.çantalı olan çift inmek için müsaade istediler ama bu lavuk telefonla konuştuğu için duymadı adam kibar bir şekilde tekrar izin istedi tekrar tık yok sonra adam eliyle bunun omzuna dokunarak '' oğlum şöyle bir yol ver inelim biz '' dedi. bu göt veren oturduğu yerden artistce doğruldu ve adama arapca bir şeyler söyledi muhtemelen küfür etti ya adamın kendisini eliyle dürtmesinden rahatsız oldu. adam da bu arapca bir şey saydırınca küfür ettiğini düşünerek tam inerken buna '' oh be memleket sizin olmuş tamamen rahatlığa bak '' demesiyle dolmuşun içinde yüksek bir yerde olan bu yavşak, adamın ense köküne doğru bir tekme salladı ve tam arkadan omuzuna bir tane yapıştırdı. adam şok oldu eşi de çığlık attı ki tam o anda dolmuş şoförü otomotik kapıyı kapattı. içeride olayı görenler de ben dahil şoktayız ama benim beynime kan sıçradı tabi. o sırada içeride oturan vatandaşlardan birisi de bu yavşağa '' sen o adama neden vurdun şimdi, sana bir şey mi dedi adam, müsade istedi senden '' dedi. bu yavşak sanki az önce az bir bok yemiş gibi bir de üstüne diğer adama diklenmeye başladı. artık benim devler yandı ve tutamadım kendimi. allah ne verdiyse bu yavşağa girdim arabanın içinde. muhtemelen de hayatı boyunca öyle bir sopa yememiştir kimseden.

    sözün özü şu bu insanlar adam değiller. bu insanlarda saygı yok. ne kendilerine kapıyı açan bu ülkeye ne de bu ülke insanına gram saygıları ve şükranları yok. bunlar daha şimdiden bu kadar geniş, rahat ve saldırgan davranıyorlarsa yarın öbür gün vatandaşlık aldıklarında ve örgütlendiklerinde neler yaparlar varın siz tahmin edin. çok değil üç beş sene sonrası için nur topu gibi bir yeni gündem maddemiz var.

    edit: imla.

  • 23. yasin öztekin

    bu köylüleri kim futbolcu yapıyor ya
    oyundan alininca cocugunu bombardimanda kaybetmis suriyeli gibi uzulen isyan eden formasini yere atan dam siktirsin gitsin kalmasin o takimda

  • 24. kemal kılıçdaroğlu'nun devrilmesi gerekiyor

    devirmenize ne gerek var usta, insan gibi rapor hazırlayıp, neden o koltukta oturmaması gerektiğini açıklarsanız kendisi istifa eder zaten. bir çok siyasetçinin aksine koltuğa kendini zincirlemiş bir insan değil kılıçdaroğlu.

    he, aslında laf olsun diye konuşuyoruz, belge melge bizim işimiz değil diyorsanız bilemem.

  • 25. kırılmak

    hayat kırıklarla doludur. beklentiler ve gerçeklik birbirini tutmadığında, ricalar yankı bulmadığında, verilen sözler tutulmadığında içimizden gelen 'çıt' sesini duymuşuzdur hepimiz.

    çoğu insan kırıkları sevmez. onları saklamaya, gizlemeye çalışır. bazen tekrar kırılmaktan korkar ve hayattan kaçınmaya, hayal kurmamaya başlar.

    japonların çok sevdiğim bir sanatı var: kintsugi.
    bu sanat kırılan nesnelerin kırıklarını altınla onarmak üzerine kurulu. kırıkları, çatlakları bırakın gizlemeyi, parlak bir altın rengiyle onararak görünür hale getiriyor kintsugi. çünkü nesne yaşanmışlıkla daha değerli hale geliyor. kırıklarına rağmen varlığını sürdürüyor. kintsugi, altınla kırıkları onore ediyor. yaşanmışlığı yüceltiyor ve bunu - en değerli madenlerden olan - altınla kutluyor.

    depresyon tanısıyla takip ettiğim bir hastama bu felsefeden bahsetmiştim. geçenlerde geldiği seansta bana 'senelerdir ne kadar güçsüz olduğumu düşünürdüm. siz bana bunlardan bahsettikten sonra aslında bütün olanlara rağmen ne kadar güçlü olduğumu fark ettim' diyerek teşekkür etti. ilginç şekilde, bu konuşmanın aldığı ilaçlardan çok daha etkili olduğunu düşündüm o an.

    gerçekten de kırıklarımız, bir anlamda bizim madalyalarımız. onlar bizim deneyimlerimiz, yaşamın tam içinde olduğumuzun kanıtı. onlarla var olmak aslında, onlara rağmen varlığımızı sürdürdüğümüzün ve ne kadar güçlü olduğumuzun ispatı.

  • 26. fight club türkçe dublaj divx xvid dvdrip tek part

    adam ironinin kralını yapmış. bazı ergenler anlamamış salak salak ayar kasıyorlar bkz ile. yazık lan sözlüğe.

  • 27. bütün kariyeri bir kenara bırakıp köye yerleşmek

    kariyerinizi çöpe atma rehberi #2
    danışmanlık hayatı, bullshit yığını ve dönüm noktası - blog | medium

    önceki bölümü bıraktığımızda, yeni bir coğrafyanın yeni bir hayat getireceğini sanmış, ama bir danışman olarak eski hayatımın daha da “hormonlu” haline geri dönmüştüm.

    uluslarası danışmanlık, uluslarası ajanlığa epey benziyor. ikisi de aynı miktarda pasaport, uçuş mili, vodka martini, lüks otel, yalan dolan ve -özellikle finansal çeyrek sonlarında- gerilim içerir. tek fark, danışmanlıkta %100 daha az seks ve %50 daha az cinayet var (geçen bölüm benimle el sıkışmayan o ıbm ceo’sunun “kaza” haberini okumuşsunuzdur).

    aslında üniversitedeyken tam da istediğim gibi bir işti: ben dahil kimsenin anlamadığı ama benim dışımda kimsenin de “anlarmış gibi yapmaya” cesaret edemediği bir teknik tarafının olması, bana bir saygınlık kazandırıyordu. bir yandan da herkesin anlarmış gibi yaptığı ve bullshit ilimler* diye tabir edebileceğim satış, pazarlama, eğitim gibi kısımları vardı. paradoksal biçimde, bunlar bana daha da büyük bir saygınlık kazandırıyordu.

    (*) tolstoyevskinin 3 bullshit yasası:

    1) bullshit, hidrojen ve helyumdan sonra evrendeki en yaygın elementtir ve entropi gibi, sürekli artar.

    2) teknik işlerin %50'si, kalan işlerinse %90'ı bullshittir. (bunlar taban rakamlar; proje teslim tarihi yaklaştıkça telaş, pişmanlık ve ishal ile birlikte yükselirler).

    3) bullshit, kazancın karesiyle ile doğru orantılıdır (dedikodu ise ters orantılı). yetişkin, c-seviye bir yönetici günde 300 emaillik bullshit üretebilirken, sekreterlerin işinde bullshite pek rastlanmaz, çünkü onlar hata yapınca kabak gibi belli olur.

    kısacası işim, saygınlık kılığına girmiş bir yığın bullshit idi. asıl tehlike de bu saygınlıkta yatıyor zaten. insan sigaranın kendisine değil de, içindeki nikotine bağımlıdır ya…sigara içme fiili, alt tarafı mekanik bir alışkanlıktır. bence işin kendisi ve hatta kazanılan zenginliğin harcanması da mekanik alışkanlıklar. aynı arabalar, aynı restoranlar, aynı tatiller…asıl bağımlı olduğumuz “madde” ise statü. kazancımızdan yüksek kredi kartı limitleri istememiz gibi, hepimiz haketmediğimiz bir saygınlığın peşindeyiz.

    makam denen o iğrenç kelime (daha doğrusu türkiye’de yaşamanın iğrençleştirdiği o kelime), bu delüzyonun en somut hali. statünün, yetenekle beraber arttığı sistemlere meritokrasi deniyorsa, yalakalık ve sadakatla arttığı sistemlere de “makamokrasi” denmeli.

    büyük odalarda, büyük masaların ardında oturan küçük adamlara yıllarca “evet sayın genel müdürüm” demek zorunda kalmışsan, elbet günün birinde sırf bu istikrarın yüzünden artık o koltukta oturmayı hakettiğine inanırsın.

    (görünürde benzer olan askeriyede, makam elde etmek için makam sahibini yüceltmek yerine, doğrudan makamın kendisini yüceltiyorsun. ve disiplin yoluyla, bunu sadece tependeki makamlar için değil, kendi makamın dahil hepsi için yapıyorsun. bu ufak farklar, kurumsal kültürü kökten değiştiriyor)

    ***

    bülbülü altın kafese koymuşlar, “bunun platinyumu yok muydu?” demiş
    ---
    çürük kurumlarda “makam” peşinde koşanları aşağılamak kolay ama statü bağımlılığı daha sinsi yollarla da bulaşıyor: örneğin şirket bir süre sonra bana “danışman” yerine “senior professional zart zurt manager” demeye başlamıştı. “first of his name, king of andals, rum kayzeri, iki cihanın hükümd..” (kartvizitim a4 boyunda). iş aynı, insanlar aynı, maaş aynı ama bir excel tablosunda ismimden önceki hücre farklı diye, göğsüm biraz daha kabarıyor, isteklerim biraz daha emrivaki oluyor.

    ünvanımı güncelleyen sadece şirket değil. thy’ye göre artık elite plustım. nasıl bir kandırmaca ki “elit” bile avam kalacak yanımda. ama alışıyor insan zamanla. havaalanı lounge’unda tıkınan diğer yüzlerce elit, elit+, elit kare, elitoğluelit beyefendiye ve hanımefendiye aldırmadan, ayrıcalığıma inanıyorum.

    uçaktan indiğimde toplu taşımayla uğraşamam, toplum binsin toplu taşımaya. beni ismimle karşılayan komik şapkalı adamlar götürecekler otelime. resepsiyonda, bir sihirbaz gibi cüzdanımdan başka bir kart daha çıkaracağım, üzerinde “elmas üye” yazan. bana daha büyük bir oda, daha da ısıtılmış havlular, daha da buzlanmış bademler verecekler ama bunlar önemli değil. kıç kadar resepsiyonda ayrı bir kulvar var, oradaki halıda “sadece elmaslar için” yazıyor, o halıda durup kaliteli statik elektrikle yüklensem yeter.

    ertesi gün iş yemeği için şehrin en iyi ikinci, bilemedin üçüncü lokantasına gideceğiz (birincisine ıbm’in yeni ceo’su gittiğinden beni almıyorlar, onun da sonu hayırlı olmayacak). girişteki bakışların tek soracağı soru “senin burayı kaldıracak bir cüzdanın var mı?”. kimse de demeyecek ki “senin burayı kaldıracak bir yemek kültürün var mı?”. hadi başkasının soramamasını anlarım, asıl ben bunu kendime sormayı ne zaman bıraktım? yoksa utanmadan bir de cevap mı verdim?

    (platon’un akademisi bu devirde kurulsa, muhtemelen girişinde “geometri bilmeyen giremez…gümüş öğrenciler hariç” yazardı)

    hesabı şirkete yazarız bir ara ama şimdi platinyum kartımla ödeyeyim ki puan kazanayım. pardon, “platinium”. zaten en küçük kahvenin “tall”, en dandik odanın “premium” olduğu bu hayata, herkes kafadan “gold” kartla başlıyor (“silver is sooo 5th century bc”). yeterince puan kazanırsam bir üst karta geçerek araya mesafe koymuş olurum. platinium’dan sonra ne geliyordu acaba, titanium? kesin birileri düşünmüştür. o birilerine güveniyorum, bana hep hakettiğimi veriyorlar ve ben hep daha fazlasını hakediyorum.

    ***

    memento mori
    ----
    antik roma’nın muzaffer komutanları, yeterince şanslılarsa, şehre döndüklerinde triumph denen bir törenle ödüllendirilirlerdi. silahlarını bırakmış ama ganimetleri dahil tam takım olan ordularının başında, bir savaş arabası üstünde, coşkulu kalabalıkları selamlarlardı. bu esnada gaza gelip kendilerini herkül veya mars sanmasınlar diye, senato’yu küçük görmesinler diye, arabadaki bir köle kulaklarına sürekli “unutma, sen sadece bir ölümlüsün” diye fısıldarmış. “ölümü hatırla”. osmanlıcası: “mağrur olma padişahım, senden büyük allah var”.

    halbuki bize “sen elit, platinyum, elmas filan değilsin, 7 milyar kişiden birisin ve sahip olduklarının pek azını gerçekten hakettin” diyecek kimse yok. duyduğumuz tek ses, televizyondan geliyor: “harcadıkça kazanın”, “yedikçe zayıflayın”, “yaşlandıkça gençleşin”.

    (“war is peace (savaş barıştır), freedom is slavery (özgürlük köleliktir), ignorance is strength (cehalet güçtür)” diyen çiftdüşün sloganlarının amacı doğrudan kontroldü. bizim çiftdüşünlerimiz ise seçim kılığındaki bağımlılıklar üzerinden kontrol kurmaya yönelik. orwell’i çoktan aştık).

    benzer tuzaklara ne kadar düştüm, bugün bile emin değilim. aslında “düşmekten” bahsetmek komik, zaten bu tuzakların içine doğduk ve orada yaşıyoruz. yapı itibariyle gösteriş meraklısı olmasanız bile böyle bir akıntıya karşı yüzülmez.

    (flashback: çocukken marka “bluejean” ve basketbol ayakkabısı furyası vardı. öyle alakasızdım ki, ailemin endişelenip bir şeyler almam için bana verdiği harçlığı, gidip yetim vakfına bağışl…yok yahu, o kadar da değil. ama o harçlığı önce reddetmiş, sonra onunla kıyafet yerine paten almıştım. evet, bir ara erkeklerin pembe tekerlekli patenlerle dolandığı ve tüm gün boyunca bir tane bile gay şakası duymadığı bir dünya vardı)

    farkındalık, tek başına insanı kurtarmadığı gibi, bazen ahmaklıktan bile tehlikeli, insanda bunlara bağışıklıymış sanrısı yarattığından. evet, elit veya değerli bir maden olduğuma birkaç dakikadan fazla inanacak kadar, iş yemeğinde masayı donattım diye babam yaşındaki garsona hizmetçi muamelesi yapacak kadar ahmak değildim. ama “kendini vazgeçilmez sanma”ya bağışıklı olacak kadar akıllı da değildim…

    ***

    egoma oynayan kazanır
    ----
    her şirket gibi, bizim de büyüme planlarımız, imkanlarımızın ötesindeydi. herkes 40 değil 80 saat çalışır ve hata yapmazsa anca varılacak hedefleri, zoru başarırız, imkansızsa zaman alır gibi aptal sloganlarla yiyecek değildim. ama egomun başka planları vardı. olmayanı oldurmak için normalde yapmayacağım birçok işle uğraştıkça, kendimi o ufak evrenin merkezinde görmeye başladım. sanki her toplantının olmazsa olmazıydım. satış, bayi eğitimi, genel vizyon, teknik detay, tasarım…yahu bir danışman, “code review” toplantısına niye girer?

    kimsenin getiremeyeceği bir perspektif getirdiğimi düşünüyordum herhalde. mesela önemli bir müşteri üründen şikayetçi mi? herkesin standart bullshit’inden sonra mikrofonu alıp, “geçenlerde ar-ge bana bunun 6 ay sonra alacağı hali gösterdi, mik-kemmel bir teknoloji. hatta dün pazarlamanın rakip analiz raporu elime ulaştı, uzun vadede açık ara öndeyiz” gibi detaylar vererek günü kurtarmanın, yılın liberosu seçilmenin hafifliği dayanılmazdı.

    egonuzu ezmeye çalışan ilkel sistemler size “cumartesi çalışmazsam işten atılırım” dedirtir. egonuza oynayan akıllı sistemler ise “cumartesi çalışmazsam arkadaşlarım işten atılır, şirket de batar, her şey bana bağlı” dedirtir. böylece her seferinde tekrar ikna edilme veya korkutulma gereği olmadan, gönüllü olarak çalışırsınız. “kendini vazgeçilmez hissetmek”, statü merakına kıyasla, daha rafine bir bağımlılık. ama yine de bir bağımlılık. büyük sistemlerde ufak çarklar olmamızı, kendimize böyle yediriyoruz.

    işin acı tarafı, bunu yaptıkça, ister istemez organizasyon bize daha bağımlı hale geliyor, kırılmaz bir döngü oluşuyor. ancak bu ilişkiden zorla koparsak (ciddi bir hastalık yüzünden mesela) gerçek etkimizi görüyoruz: koca bir göle atılmış ufak bir taş. ilk dalgalanmadan sonra herşey eskisinin aynısı. şanslıysanız, belki sonunda gölün derinliği bir milim oynamış, şirketin hisse değeri bir sent değişmiş olur. (ufak organizasyonlarda durum farklı tabii ama su dolu bir küvete atlayan bir sumo güreşçisini pek hayal etmek istemedim).

    ***

    egoyla dolaylı yoldan alakalı ama daha da tehlikeli bir başka tuzak var…(hemen yumurtlamayayım, biraz gerilim müziği verin)… seçim bolluğunun, psikolojimize olan negatif etkisi epeydir bilinen bir gerçek. mesela süpermarketlerde -ürüne bağlı olarak- 6 ila 10 arasından fazla çeşit olursa müşterileri sıkıntı basıyor ve daha az şey alıyorlar. yani “10 çeşit tuvalet kağıdı varsa, bunun üstüne eklenen markalar satışı arttırmıyor” demiyorum, “o rafta 10'dan fazla markayı görünce eve elimiz boş, kıçımız boklu gidiyoruz” diyorum. çünkü daha iyisini kaçırdığımız hissi dayanılmaz hale geliyor.

    (tuvalet kağıdı için geçerli olan mekanizma, eş seçiminde de geçerli. hayatımın en mutsuz günlerini, playboy mansionda yaşarken geçirmiştim)

    bizim şanssızlığımız, eskiye nazaran belki ortalama %10 daha fazla reel imkana sahipken, 10 kat daha fazla alternatif hayatın farkında olmak. her yanlış kararın veya korkaklığın sonucu kaçan fırsatların gölgesinde, yaşayamacağımız tüm olasılıklarınn ağırlığı altında eziliyoruz. bu da bizi konumuza getiriyor:

    <maksimum gerilim müziği>
    çocuk yapmak, öncelikleri değiştirdiğinden, insanı bu seçim eziyetinden kurtarıyor.
    </maksimum gerilim müziği>

    çocuğun kendisinde sorun yok. zaten çocuk sanıldığı kadar kısıtlayıcı olsaydı, ailecek dünya’yı gezen veya çok değişik işler yapan bu kadar insan tanımazdım. fakat çocuğu bahane ederek, kötü seçimlerde ısrar etmekte sorun var. etrafımda işinden memnun olmayanların bir numaralı açıklaması “napalım, çocuk için katlanıyoruz”.

    bu insanların pek azı, piramidin altında olup, gerçekten de seçimsizlikten sevmediklere işlere, eşlere, şehirlere, çocukları için katlanmak zorundalar. bir noktada zorunluluktan yaptıkları fedakarlıkları, ego tatmini için yapılan mazoşizme evrilmiş: “ben herşeyin en iyisini hakediyorsam, çocuğum iki kat iyisini hakediyor”. özel okul, özel hoca, özel hastane…

    o engelleri yıllar sonra aşsan, bu sefer de sırf alışkanlıktan tekrarlıyorlar. 30 milyon dolar ciro yapan patronlar tanıyorum, hayatlarından bezmişler ama o yoldan dönmekte geç kaldıklarını düşündükleri için, aynı bahanede ısrar ediyorlar: “çocuklar için katlanıyoruz işte”

    john adamsın meşhur bir lafı vardır: “ben savaş ve siyasetle uğraşmalıyım ki çocuklarım matematikle, felsefeyle, denizcilikle, tarımla uğraşabilsinler. bunlarla ugraşsınlar ki onların da çocukları resimle, şiirle, müzikle, mimariyle uğraşabilsin”

    buırada nesiller arası bir ilerleme umudu bulunuyor. sadece materyal olarak değil, zihinsel olarak. yoksa “ben çocuklarım için savaş ve siyasetle uğraşıyorum, inşallah çocuklarım da savaş ve siyasetle uğraşırlar, bu böyle 7 göbek aynen devam eder, taa ki 8. john adams denen şımarık zibidi tüm birikimimizi kumarda kaybedene kadar” da diyebilirdi.

    bir ebeveyn için ne kadar üzücü olmalı, zamanı gelince aynı soru ve seçimlerle yüzleşen çocuklarının, “ne yapıyorsak çocuklar için”den başka verecek cevapları olmaması.

    ***

    dönüm noktası
    ---
    bu tuzaklar, rahatlıklar ve çelişkiler arasında, yoldan tam olarak ne zaman çıktım bilmiyorum. öyle belli bir tarih ve saat olduğunu da sanmıyorum. ama herkes gibi, kendime anlatabileceğim derli toplu bir hikayem olması için, tarihsel revizyonizm yapıp, bir iki dönüm noktası seçtim.

    bunlardan ilki, iyi performans gösterenlerin ödül olarak gönderildiği bir şirket tatiliydi. bu yüzde 10'luk seçkin grup içinde olmamam gerekiyordu ama bir dizi bürokratik saçmalık ve karar gecesi bölge şefiyle içtiğim bir dizi martini sonrası seçilmiştim. durum o kadar ironik ki, o gece bölge şefiyle otelin barında karşılaşmamın tek nedeni, gün boyunca müşterilerle ilgilenmek yerine dışarı çıkıp arkadaşlarla buluşmam, kafayı 1500'e çıkarmam, sonra odama dönmeden önce soğuk suyla kendime gelebilmek için bara yönelmemdi. kısacası büyük sorumsuzluk + kaliteli ot + iyi zamanlama + “o son martiniyi içmeyecektik” x 3 = bonus tatil. (tabii epey çalışmıştım da sene boyunca ama orasını boşver, güzel bir hikaye gerçek bir hikayeden daha değerlidir).

    gözünüzde, 5 yıldızlı devasa bir çiftltiğe yerleştirilmiş bir sürü type a kişilikli adam ve onları destekleyen hırslı kadın canlandırın. herkes birbirine savaş anısı anlatır gibi, satış anılarından bahsediyor.

    type b adam: “bro, çeyrek kapanmadan iki saat önce iki milyon dolarlık servis sattım”
    type a adam: “o da bir şey mi, ben iki milyon dolarlık striptiz hesabı kakalamıştım onlara, hahaha”
    type a karısı: “helal olsun arslanıma…bana da helal olsun ama”

    bahsettiğim bürokratik saçmalıkların bir yan etkisi olarak, satış kotamı %500 ile aşmış görünüyorum listelerde fakat kimse beni tanımıyor (tüm arkadaşlarım type c, d, mümkünse z kişilikler, oraya gelmeye hak kazansalar bile uçağı kaçırırlar). ben de zamanımı bu testosteron orjisi dışında, bir balıkçı kasabasında ispanyolca pratiğiyle geçirdiğimden, efsanem giderek büyüyor.

    “buenos noches efendiler, yo soy pablo escobar, dinero por favor. ahora ulen!”

    sonunda bizzat ceo ve dadaşları meraktan gelip beni buluyorlar, biraz iş biraz geyik konuşarak havuza giriyoruz. iyi ve rahat insanlar, bir sıkıntı olmaması lazım ama beş dakika geçmeden, deja vu kadar kaçınılmaz bir yabancılaşma hissi yaşıyorum: ellerinde kokteyllerle suyun içinde dolanan ve çürümeye başlamış bu vücutlara, güneş altında fazla içmekten şişmiş bu suratlara, sanki çok uzaklardan elf gözlerimle bakıyorum. milyar dolarlık şirketin muhtemelen %20–30'unun hissedarları o an bu havuzun içindeler. işimin zor tarafları aklıma geliyor, sabahlara kadar teklif hazırlamalar mesela. ve her kapı, “ne yapıyorsak çocuğumuz için”e değil, “işte bu adamlar zengin olsunlar ve daha fazla kokteyl içsinler diye çalışıyoruz”a çıkıyor. bir kokteyl daha alıp, bunları unutmaya çalışıyorum.

    ***

    ikinci dönüm noktası ortadoğu’daydı. her zamanki gibi, gece ucuşuyla saat 3–4 gibi gelmişim, belki bir saat uyuduktan sonra, toplantı öncesi kahvaltıya inmişim. körfez’deki çoğu şey gibi, otelin açık büfesi de aşırı lüks. uykusuzluktan ölüyorum ama içimdeki domuz tabakları tepeleme doldurmuş, “işte bunun için çalışıyorsun, şimdi uyumak yerine bunların zevkini çıkar” diyor. önümde laptop açık. tek başımayken, bir yandan email cevaplamadan yemek yemeyi çoktan unutmuştum. aslında bir yandan email cevaplamadığım her normal aktivite bir zaman kaybıydı artık.

    (sevişirken kızarkadaşımdan “geliyor musun” diye email alsam yadırgamayacaktım. reply all: “az kaldı, dayanın da hep birlikte gelelim”)

    bir süre sonra kafamı kaldırıyorum ve korkunç bir şey görüyorum: tüm kahvaltı salonu, benim klonlarımla dolu. veya ben onların klonuyum. her masada aynı ceket içinde, aynı uykusuz bakışlar var. mavi ekranlara bakarak, zevkini çıkaramadıkları bu kahvaltıdan sonra gidecekleri toplantılara hazırlanıyor. ortada bir tek aile, bir tek turist, bir tek çocuk, yaşlı, işsiz güçsüz insan yok.

    başkasında kendini görmek, aynada kendimle yüzleşmekten çok daha kolay. ne kadar sağlıksızmışım meğer. çökmüş suratlarıma bakıyorum her bir masadaki. “çaresiz kalsam, bu hayata katlanmaya devam eder miyim” diye soruyorum kendime. lükse katlanmak! cevabım elbette evet, çok daha kötüsünü gördüm, ama çaresiz değilim, bu açık büfeler ve gümüş çatallar olmadan da yaşayabilirim, sadece bir daha böyle bir kahvaltı etmek istemiyorum.

    kendimi akıllı sanarak elde ettiğim ufak avantajlar karşılığında “sattığım” asıl kaynakları düşündüm: sağlığım, zamanım ve enerjim. bunlar yenilenebilir kaynaklar değiller. kalan kısımlarını en iyi şekilde kullanmak için bir plan yapmam gerek. ya çalışmak zorunda olmasaydım; fark yaratacak kadar değil de özgür olacak kadar zengin olsaydım? bir başka deyişle:

    “bugün 10 milyon dolarım olsaydı ne yaparım?”

    (arkası yarın)

  • 28. ahmet şık

    reis diye kodlanan bir führer var başımızda diyerek durumu değerlendirdi. akp menfaaat temelli bir mafyadır dedi.

    ''suçlu arıyorlarsa eğer saray'ı basmaları lazım, akp siyasi parti değildir. yargıyı kontrol almış bir mafyadır''

    https://www.facebook.com/…/videos/1238635459529387/

  • 29. türkiye'nin birleştirici ortak değeri

    (bkz: volkswagen golf)

  • 30. recep tayyip erdoğan

    göreve ilk geldiği 2003 yılında makam arabaları ve lojmanları israf diye satıyordu, keçiören'de 3+1 mütevazı bir evde yaşıyordu(!), soygun diye nitelenderdiği key kesintilerini geri ödüyordu, bizi avrupa birliğine sokacaktı, dar gelirlileri kira öder gibi ev sahibi yapacam diye toki'yi parlatıyordu.

    geldiğimiz noktada 330000 liralık mercedes lüks müdür? deyip 1.4 milyarlık saray yapıldı, key kesintilerine soygun derken bugün gss ve zorunlu bes adı altında soygunun babasını yapıldı, avrupa birliğini unutulup suriye ve ırak bataklığına boğazımıza kadar battık . toki desen devasa bir talan şirketine dönüştü, toki evi normal bir evden daha ucuz kesinlikle değil ve yandaş değilsen ancak avucunu yalarsın.

  • 31. 31 ekim 2016 deniz baykal ile tarafsız bölge

    yalnız baykal fena trolledi herkesi. başkanlık sistemine sıcak görünüp kendini tv ye çıkarttırdı ve sonra hunharca o sistemin amua goydu.

  • 32. enpara.com

    ortadoğu ve kuzey afrika'nın en büyük bankasını kötüleyen salakları açığa vurmuş oluşum. adamların (qnb) 143 milyar dolar aktif büyüklüğü var (solo), moody's ratingleri aa3/p1, fitch ratingleri aa-/f1+ (uzun dönem/kısa dönem). hepsi de yüksek dereceli yatırım yapılabilir seviyede. ama katarlılar, arap ya adamlar dalyarağın teki çıkıp kötüleyecek illa. ulan yunan nbg yüzünden anası sikildi finansbank'ın, qnb satın alınca adamlar rahatladı resmen ama buradaki sığırlara soracaksın sen aslını. araştırmış. yarrağımı araştır sen.

  • 33. kahvaltıda çay içen türk insanı köylülüğü

  • 34. son yirmi yılda yıldızı parlayan meslekler

    (bkz: sol bek)

  • 35. yatağa filtre kahve ve pancake getiren kadın

    hayatım boyunca asla olamayacağım kadın. bu yüzden kaybediyorum di mi?

    yatakta bişiy yenmez çünkü cin çarpar. :( asdf

    filtre kahve hayatımda hiç içmedim, ben starfucksta sipariş bile veremiyorum kahvelerin ismini söyleyemediğim için, pankek de yemedim sanırım. köylüyüm laaaan ne var neee?

    ben çok güzel menemen yaparım yanına da çay demleriz olmaz mı? asdfa neden olmaz ya neden nedennn?

    siz istiyorsunuz ki kadın saten sabahlığını giysin elinde tepsiyle odaya girsin... ben pijamanın üstünü altının içine sokup çakıl topuzumla çay suyu koyup menemen soğanlı mı olmalı soğansız mı olmalı diye mutfakta sandalyeye bağdaş kurup bi beş dk düşünüyorum her defasında.

  • 36. ekşi sözlük iş ağı

    iş hayatı için fazla ahlaklıyım. bu yüzden işsiz kaldığımı fark ettim. şimdi bazı farklı durumlar ortaya çıktı ve ben ne iş olsa yaparım abi demeye başladım. evet, yalnızca ahlakı oturmuş bir işverenle...

    ne mesela?

    -üniversite mezunu, tecrübeli, yabancı dili olan aday arayıp asgari maaş teklif edecek kadar yüzsüz olmamalı bence bu işveren.

    -mesai bitimini bekleyip özellikle son dakikada acil iş verip ekstradan saatlerce işçiyi çalıştırmamalı örneğin.

    -iş ilanına "görüşmeye geldiğinde sigortadan, maaştan, izin günlerinden bahsetmeden önce şirkete neler katabileceğinden bahseden" gibi maddeler ekleyip daha ilk adımda personeli ezmeye çalışmamalı mesela. sen ne katıyorsun o personele? bu karşılıklı bir alışveriş: iş yaptır/para öde.

    -esnek çalışma saatleri isteyen işverenler esnek ödeme koşulları üzerine de görüşme yapabilirler bence mülakat esnasında.

    -yan haklar adı üzerinde haktır. hediye değil.

    -çalışana ailenin bir parçası diyip şirketi sahiplendirmeye çalışırken bir yandan da "beğenmeyen siktirsin gitsin" dememeli mesela müdürler, patronlar... uyum içinde ve daha verimli çalışmak için herkesin adım atabileceği bir orta yol bulunabilir. bunun için de aile olmaya filan gerek yoktur. iş ortamında aile değil, ekip vardır. ekip de bu kafayla yönetilmez. "bu sorunu çözmek için neler yapabiliriz" ile yönetilir.

    -bazı ilanlarda aslında hiç de gerekmediği halde bayan çalışan ve presentable kelimelerini üstüne basa basa geçirmemeli işverenler. "burada çalışsak bol bol tacize uğrarız" ampulü yanıveriyor hemen. çünkü o işi hem kadın hem erkek yapabilir ve açıkçası temiz ve işe uygun olduğu sürece kişinin ne giydiği pek de önemli değildir. (mesela benim mesleğim olan editörlükte bunlar gerçekten de hiç ama hiç önemli olmayan konular ama nedense güzel bağyan editör arayanımız bol.)

    -gecenin 2'si, sabahın 5'i gibi saatler çalışma saatleri değildir. (vardiyalı çalışmaları saymıyorum, standart mesai saatleri ile ilgili söylüyorum.) bu saatlerde çalışana mesaj atılmamalı, çalışan telefonla aranmamalı, bu iş taciz noktasına varmamalı ve cevap alınmadığında da çalışanı azarlama, maaş kesintisiyle tehdit etme gibi eylemlere başvurulmamalı. o çalışan zaten işini ve çalışma ortamını seviyorsa işini hevesle yapar. kırbaçla insan çalıştırılmaz ve birinin çalışanınız olması, size onu 7/24 keyfinize göre kullanma hakkı tanımaz.

    -iş ilanındaki tanıma göre 3 farklı personelin yapması gereken işi tek kişiye yaptırmaya çalışan işverenler, aldıkları personele de 3 kişilik maaş teklif etmeliler. çünkü adil olan budur.

    -bu da adamım sir richard branson'dan gelsin

    bu maddeler zamanla artırılacaktır, evet. çünkü hem çalıştığım, hem iş aradığım zamanlarda iş ahlakı ve karakteri oturmamış bir üstle karşılaşıp duruyorum ve kendini bir zamanlar çok çalışkan olarak tanımlayan ben artık her işe şüpheyle yaklaşıyorum.

    evet çaycılık da yaparım şu noktadan sonra, çünkü belli ki benim görev alabileceğim birkaç sektöre kıran girmiş durumda. ama yine de iş ahlakı oturmuş bir kıraathanede çalışırım.

    lanet olsun ülkedeki işsizlik seviyesine ve bundan dolayı her türlü saçma sapan dayatmaya evet diyen çalışanlara...

    not: bu süreçte çiçek gibi yöneticiler olmadı mı? en alası oldu. işten bir halt anlamayan tembel çalışanlar olmadı mı? onların da en alası oldu. bu sitem yazısı yalnızca "adı lazım değil" yöneticiler için yazılmıştır. diğer herkes dava kardeşimizdir.

  • 37. yol ayrımındaki türkiye ya özgürlük ya sefalet

    dün bitirdim. ağır koyuyor. insan utana utana okuyor. verilerden kaçış yok. salt durum tespiti de değil, ortaya serdiği tüm problemlerin kökenindeki eğitimi düzeltebilmemiz için çözüm önerileri de barındırıyor. her sabah yüzünü soğuk suyla yıkamak yerine bu kitaptan aç rastgele bir sayfa oku o da aynı işi görüyor.

  • 38. susma sustukça sıra sana gelecek

    dün, şişli'de hdp'nin basın açıklamasına gelen kitle tarafından sık sık atıldı bu slogan. bilenler bilir kürt hareketinin pek kullandığı bir slogan değildir bu. diğer sloganlarına göre pasif kalır belki de o yüzden pek rastlanmaz gösterilerinde bu slogana. garipsedim doğrusu. ama hiç olmadığı kadar güncel olduğunu bu sabah yapılan cumhuriyet baskınında kendini göstermiştir. kürt vatandaşlar ekseriyeti atatürkçü-kemalist olan bir semtte bu sloganı ata ata dağılırken, çok değil 100 metre ötesindeki cumhuriyet gazetesi binasının ertesi gün basılıp, yazar ve çalışanlarının gözaltın alınacağını tahmin etmemişlerdir muhakkak. bunu görmek için kahin olmaya gerek yok. yarın sıra ülkücülere gelecek diyen naif arkadaşlar, 12 eylül döneminde göstermelik ülkücü tutuklamalarını hatırlatıyorlar bize güya. ancak şu süreçte politik ülkücülerin bırakın gözaltına alınmasını hedef gösterilmesi bile mümkün değildir. zira bahçeli üzerinden akp faşizmine eklendikleri için sistemin dayanacağı bir güç olma özelliğini koruyorlar. o yüzden ülkücü-faşist harekete sıra gelmeyecektir.

    kime sıra gelecektir, ohal ilan ediliğinde 'suçunuz yoksa ohal size bir şey yapmaz' diyen apolitik kesime mi, sözcü gazetesi muhaliflerine mi, diğer islamcı cenaha mı, aydınclıkçı faşistlere mi? sıra daha derinleşmek üzere devrimcilere, sosyalistlere, alevilere, sosyal demokratlara, fiziki imha boyutuna ulaşmak suretiyle kürtlere, bir dönem bir şekilde akp karşıtlığı yapan kesimlere gelecektir sıra.

    dün şişli'de kürtlerin haykırdığı 'susma sustukça sana sıra gelecek' sloganına kulak verseniz iyi olacak.

  • 39. paradan başka şeyler de kazandıran meslekler

    sınıf öğretmenligi : mandalina

  • 40. 1 kasım 2016 beşiktaş napoli maçı

    bak sen hele şu renkliye, ilahi adalete inanırmış ve o yüzden de beşiktaşlı futbolcular sakatlanarak ligde aldıkları haksız puanların dietlerini ödüyorlarmış. ulan sistem o şekilde ilerleyip ilahi adalet devreye girse, bırak sakatlanmayı falan fenerli ve gsli futbolcuları taşıyan uçakların havalandıktan kısa bir süre sonra motorda yaşanan bir arızadan dolayı düşmesi lazım. hayatınız şike, şaibe sizin.

    tanım: besiktaşımın bu seneki 4. şampiyonlar ligi maçı.

  • 41. deniz baykal

    ulan bu adam doğduğında atatürk daha ölmemişti düşünün. sene olmuş 2016 beyin hala zehir gibi. allah herkese böyle sağlık sıhhat nasip etse keşke.

  • 42. green card

    böyle bi talihkuşu konarsa size, sakın ola antin kuntin sahte evlilik olaylarına girmeyin. green cardın her adımında mülakatı var. "ne zaman nerede tanıştınız ne zaman evlendiniz?" sorusunu "green card çıkar çıkmaz internetten buluştuk" şeklinde cevaplarsanız ikinizi de önce sınırdışı ederler sonra hapse atarlar bi daha da turist olarak dahi gelemezsiniz.
    siz uyanıksınız tamam da, abd'de dün kurulmadı

    hibe edecek bilmemkaçbin dolarınız ve vaktiniz varsa atlayın gelin uçağa abiniz sizi ortamlara soksun, hayırlı kısmet bulup eversin ;)

  • 43. klima ve buzdolabından bile siber saldırı olabilir

    bizim eve geçende ütü'den yapıldığından şaşırmadığım açıklama. ütü her yere buhar attı.

  • 44. the walking dead

    bu diziyi 7 sezondur izliyorsunuz ve hala aksiyon arıyorsunuz ya ben ona şaşırıyorum. kardeşim, adamlar insanoğlunun gelişimini anlatıyor aslında hala anlamadınız mı? zombiler sadece figüran dizide.

    ilk sezonlar göçebe hayatını, kayıpları ve kazançları sonucunda nasıl hayatta kalacaklarını öğrendiklerini gördük. sonrakiler de göçebe hayattan yerleşik hayata geçişi, salgınları, grup içi çekişmeleri ve grubun yavaş yavaş nasıl komün haline geldiğini gördük. yerleşik hayata geçmiş diğer toplulukların, ırk, din, renk farketmeden nasıl vahşi yada uysal olabileceklerini gördük. grup belli bir sayıya ulaştıktan sonra gruba üye olmak isteyenlerin sorgu sürecinden geçtiklerini gördük.

    son iki sezondaysa bizlere sosyal darwinizmnediri anlatıyorlar. daha büyük ve güçlü komünlerle mücadelenin nelere malolacağı ve mücadelelerin kayıpsız olamayacağını anlatıyorlar. hem iç hem dış grup dinamiklerinin nasıl işlediğinden bahsediyorlar. grup sargınlığı, kollektivizm ve her türlü sosyal psikolojik terimden bahsediyorlar. baya baya bildiğin din, devlet, kültür, kolluk güçleri, aile ve ahlakın yıkıldığı bir dünya sistemini gösteriyorlar. ne bu? tertemiz anarşi .

    ama sen izlerken "yeaa kenks hiç action yok bu bölüm baksana kimse ölmedi" diye izlersen tabii sıkılırsın. muhabbet zombiler vs insanlar değil ki.

  • 45. telegol

    özür dilemeyen beyaz futbol/derşn futbol programlarını izlemeyi bırakıp sarmaya başladığım yeni spor programım.
    sinan "et yedik, beğenmiyosan izleme dedin ya".
    izleyeni siksinler.
    nokta.

  • 46. kahvaltıda kahve içen türk insanı eğretiliği

    adanalı biriyle birlikteyse asla yapmaması gereken sözde eğretilik.

    epey zaman önce adanalı bir kız arkadaşım olmuştu. bir keresinde sabah kahvaltıya gitmiştik. kahvaltı tabağının yanında şalgam istedi. şaka sandım, gerçekten geldi. söz konusu yer adana olunca bazı şeyleri sorgulayamıyormuşsun, o zaman anladım. ben kahve isteyince "adam mısın lan sen?!" diye kızmıştı. tövbeler olsun, bazen bir yerlerde karşılaşacağız diye ödüm kopuyor.

  • 47. içerde

    diyorum ki; bu akşam kebapçı celal'e şantaj yapayım, karımla çocuğumu da evde bırakayım ki o da bana şantaj yapsın. çünkü salağım, çünkü gerizekalıyım.

    tanim: fare bile doğuramayan dağ.

  • 48. 10 ağustos 2016 izmir konak trafik kazası

    ekşisözlük başta olmak üzere kardeşim ve teyzemin ölümüne sebep olan trafik kazasındaki kaçak sürücü nevzat demir ile ilgili sosyal medyada paylaştığım gönderiler nedeniyle, son bir haftadır fotoğraflarına bakılırsa 13-14 yaşlarında ve soyadaş olduğuna göre muhtemelen aynı aileden bir kız çocuğu beni sürekli tehdit ediyor.

    toplu tecavüz tehditleri ve ağır eril cinsel küfürler içeren mesajları yazan kişi profili kullanan başka biri değil de bu yaşta bir kız çocuğu ise durum çok vahim. dün facebook messenger üzerinden aramaya da başladı. açmıyorum, mesajlara yanıt vermiyorum. avukat bir dostum ile süreci konuştuk ve yasal adımları atıyoruz.

    anlatma sebebim şu; memlekette suçlu olanın güçlü de olması gerçekten artık kanıma dokunuyor.

    benim durumumda; benim tarafımdan iletilen bir tehdit, küfür, hakaret, iftira yok. polis bize sürücünün adını resmini vermiş, arıyoruz demiş, avukatı avukatımızla iletişime geçmiş, dava açılmış. iki canımızın canını alan adam 3 aydır aranıyor. konuyu gündemde tutmak, görgü tanıklarına ulaşmak ve emniyete yönlendirmek için ara ara sosyal medya üzerinden duyurular yapıyorum. dümdüz vatandaşım, başka ne yapacağım zaten... aldığım dönüş tehdit ve hakaret... ailecek sinirlerimiz bozulacak, korkacağız ve davayı geri çekeceğiz, 2 kişiyi öldüren kişi de normal hayatına kaldığı yerden devam edecek, herhalde bizden beklenen bu...

    geçmiş zamanda bol bol hakaret dolu mesajlarla yine canımı çok sıkan birileri olmuştu, yahu ne kolay hakaret ediyor, tehdit ediyor insanlar. delilik bu başka bir şey değil. haydutluk içimizde mi var, sonradan öğreniyoruz onu da bilmiyorum.

    tehditleri ağır dili nedeniyle ifşa etmiyorum. ama üzerine düşünelim istedim; bir trafik kazasında 2 akrabasını yitiren yaslı, alelade bir vatandaş tehdit ve şiddet görebiliyor. ve bu, bu memlekette çok normal.

    minibüs caddesinde kaldırımda yürürken taksiyle yarışan bir minibüsün katlettiği bir arkadaşımızın ailesine de benzer tehditlerin edildiği kulağımıza gelmişti. onların tehditçileri, sözlerinin hukuki karşılığını bilmeyen zavallı bir çocuk da değil, düpedüz minibüs çetesiydi...

    düz insan olarak yaşadıklarımıza bakınca; devletin belirlediği kalıba uymayan "tehlike arzedenler" neler yaşıyor, hayal edemiyorum. günlerdir bunu düşünüyorum. bizim yaşadıklarımız ne ki... dink ailesine, ali ismail'in ethem'in analarına, azınlıklara, siyasi tutsaklara ve onların ailelerine yapılan tehdit ve hakaretleri hayal etmeye çalışıyorum... olmuyor...

    yaşadığım ülkede yozlaşmış adalet duygusundan, yok olup gitmiş vicdandan, geçmişten ve bugünden artık nefret ediyorum. yarını düşünmek ise sadece midemi bulandırıyor...

    sonra diyorum, sakin olalım. umudu yitirmeyelim. kötüye teslim mi olacağız?

    adalet beklemek bile ne zormuş...

    edit: imla ve bir kelime...

  • 49. 30 ekim 2016 saatlerin 1 saat geriye alınmaması

    güneşin istanbul'dan 42 dakika önce doğduğu amman'da saat istanbul'a göre 1 saat geri.

    güneşin 1 saat 34 dakika önce doğduğu riyad'la istanbul'un saati aynı.

    absürdlüğü daha net anlatabilmek için güneş doğuş saatleri söyle:

    shangai: 06:10
    tokyo: 06:03
    dubai: 06:26
    riyad: 06:00
    amman: 05:52
    istanbul: 07:34
    atina: 06:50
    londra: 06:53
    new york: 06:33

    yukarıdaki mal'ı bulunuz.

    böyle enteresan durumlara yol açmış değişiklik. bu arada 21 aralıkta güneşin doğuşu istanbulda 8:26 edirnede 8:36 :).

  • 50. sosyal medya fenomeni tarafından tehdit edilmek

    uluslararası bir şirkette orta düzey bir müdür olarak çalışsanız da söz konusu bir çift meme olunca mala bağlayıp üstelik silikonlu olan bu memeler yüzünden gül gibi işinizi kaybedebilecek pozisyona gelebileceğinizi gösteren bir tehdittir.